29 Aralık 2010 Çarşamba

Negotiator

"You are friendly and humane. You have a big heart; you tend to trust people and sympathize with them easily. You intuitively know what they are thinking and feeling. And because you are agreeable and mentally flexible, you go out of your way to make others comfortable and happy. You seek to make intimate, meaningful friendships."

different tests, similar results.
every single thing in this paragraph is at least 90% correct, that last one being 100% for sure.

21 Aralık 2010 Salı

IRRESPONSIBILITIES

when he sees this, he who knows what it is will smile and that'll be the way i thank him.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Günler günler sonra


günler günler sonra
naber dedi cocuk
öylece baktı kız ağzı kapalı
cevap vermeyecek misin dedi cocuk
hayır dedi kız başını sallayıp
neden dedi cocuk konuşmuyorsun
baktı kız yeşil yeşil
ve dedi artık ben sustum
sen sormadığın için,
karar verdim söylememeye.
anladı çocuk çevirdi başını
kaçırdı gözlerini bir suçlu misali
ve düşündü kız hep susmayı
ve konuşmayı gözleriyle
o zaman anca gözünün içine bakar diye.











18.12.2010

12 Aralık 2010 Pazar

bitmez.

Son iki gündür birini evire çevire dövme isteğiyle yanıp tutuşmam yetmiyormuş gibi bir de bunu evden biri üzerinde gidermeye çalışmam, enerji patlamasından öleceğim heralde diye düşünürken enerjimin fotoğraf makinası pili gibi sinyal vermeden uygunsuz zamanda bitmesi ve saatlerce uyumam, o da yetmiyormuş gibi bütün enerjimin birini dövmeye odaklı olması ve bu olay haricinde yaptığım herşeyde (bkz. kimya sınavına falan çalışmak) bazal metabolizma kullanmam, bunu herkese anlatmam veya anlatacak başka bir şey bulamam, bulamadığım için de bu postu burada bitirecek olmam, vb...

9 Aralık 2010 Perşembe

zamanın ötesine giden soru

Mesela ben 16 temmuzda yazdığım ancak yayınlamadığım bir yazıyı şimdi yayınlasam, siz o yazıyı TEMMUZ sekmesinde bulacaksınız öyle mi?
evet diyen kaleye mum diksin.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Aynaya vuran ışık

boş
(
(UY)UK
)
ta
kal*mış insan.

5 Aralık 2010 Pazar

Okurcum,

Dünyanın en dipsiz kuyusu gibi görünen kuyudan çıkma çalışmalarım devam ediyor. bu hususta yukarıdan ip merdiven sarkıtan, yiyecektir içecektir bişiyle yollayan, "herşey çok güzel olacak" diyen tüm insanlar cansınız. Günden güne ışığı daha net görür, temiz havayı daha net koklar gibi olsamda, malumunuz hergün güneş batıyor karanlık çöküyor, ben de ışığa ulaşma ümitlerimi yitirebiliyorum. İşte böyle dönemlerde kuyunun zaten nemli olan ortamına, ben de birkaç/çok damla gözyaşıyla katkıda bulunmuş oluyorum. Ama olsun, o kadar olcak. Ancak son bir-iki haftadır çikolata yeme trendimde azalma var, bu iyiye işaret sayılabilr sanırım.

(Bu arada, hayat bana televizyon aletini kullanarak mesaj vermeye çalışıyo şuanda fonda I will survive'ın slow bir versiyonu çalıyor; ne de manidar.)

Neyse, daha güzel şeyler yazmaya başlamak istiyorum haberiniz olsun diye duyurayım dedim. Hepinize hug.

28 Ekim 2010 Perşembe

Last couple of secs, mins, days, weeks and so forth.

Open mind
open words
open doors
open convos
endless minutes of crying
open mouths, deep sighs and consumed seconds
open relationships w/ every1
open hands that pray to be ordinary
papers crowded with same old ordinary words by the perfectionist's handwriting
unfinished thoughts
the forgotten minutes and not-so-minute details of the recent past and and wait...
(dots)
feeling the inexplicable and being able to communicate it not.
despair
the everlasting red eye state
accuracy and precision reduced to the size of dust mite.
distances expressed in beans: we're 50 beans apart.
exhausted words including the famous triplet: "i dont know" and the newly mentioned "overwhelming".
questions and question marks, yet no options.
"itll be fine" all over the place.
focusing on unfocusing: a paradox (is it not?).


clap clap to the girl who speaks in riddles that even she doesnt know the solutions to.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Okurcum,

Ayda bir bile yazmıyorum. Farkındayım çok doldum, içimdekileri boşaltmam lazım fakat biraz sabır.

(bunu okuyan yorum olarak CE! desin ki bakalım hala okunuyor muyum?)

13 Eylül 2010 Pazartesi

ey 20lik,

"sen 9 ay nası sabrettin!" dedirten insanlar var ya, onlar gibisin. Ben daha 10lu yaşlarımın sonbaharında -şair- bir hayat sürerken bana kışı göstermeye başladın! Acı verdiğini, hatta yaptıklarını çekemeyenlere çok çektirdiğini biliyorduk da ne bu acele? Dilime takılan bir şişkinlikten ibaretsin şuan belki, ama sabırsızlığından ve yaklaşık bir milimetrekarelik parçandan anlaşıldığı üzere hayatı bana zehir etmeye kararlısın. ben acıya alışığım toleransım yüksektir falan da hepsi bi yere kadar. verdiğin ızdıraba yenik düşen ve günlerce 2 yerine 3 yanakla dolaşan insanlardan olmak istemiyorum, şimdiden anlaşalım.

şimdi gidebilirsin.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Another one alike.

personality type test results:

INFJ - "Author". Strong drive and enjoyment to help others. Complex personality. 1.5% of total population.

sonucun böyle çıkcağını biliyordum zaten ama insanın kendini tanıması sanıldığı kadar iyi birşey değil.

@thegirlwithkaleidescopeeyes

"Çok tartışılabilir bir quote buldum
Doğru mu, yoksa ucuz bir avuntu mu?

"Girls are like apples...the best ones are at the top of the trees. The boys don't want to reach for the good ones because they are afraid of falling and getting hurt. Instead, they just get the rotten apples that are on the ground that aren't as good, but easy. So the apples at the top think there is something wrong with them, when, in reality, they are amazing. They just have to wait for the right boy to come along, the one who's brave enough to climb all the way to the top of the tree..." pete wentz "

bence:

the reality is that every single apple will fall when their time has come, and unfortunately some "patient" as opposed to "brave" boys are intelligent enough to recognize this. but, i think it's true that every single one of them is afraid of falling and getting hurt.


detail detail: whoever said this has overlooked something important: if you're an apple you don't get to choose the one that you'll belong to. so, we hope he's wrong, right?

26 Temmuz 2010 Pazartesi

@ burcucum



"elleri soğuk olanların kalbi sıcak olur."

16 Temmuz 2010 Cuma

sustukların büyür içinde

böyle bir gripin şarkısı var, ne diyo içinde tam olarak bilmiyorum. okadar dikkatli dinlemedim ama adı güzel.

gerçekten insanın içinde büyür sustukları. bir nevi kendi içinde bir balon şişirmesi gibi insanın. şişirdikçe nefesi yetmez, tıkanır. şişirdikçe balon büyür patlamaya yüz tutar. daha da şişince kaçınılmaz son olur ve BUM.

sonuç?

patlayan balondan rahatsız olan insan sesleri ve içinde balon parçacıkları kalan bir insan.

olmasın böyle desem de olucak biliyorum. içime atıyorum. susuyorum. kaçınılmaz sona bilmemkaçgün var.

sev(e)miyoruz

birbirimizi. neden?
herşeyden önce istemediğimizden,
kalbimizi açamadığımızdan,
saklandığımızdan,
küçülüp yok olduğumuzdan.
yoksa mesafeler ve aradakiler yalan.

16 07 10

14 Temmuz 2010 Çarşamba

konser.

ilk saatin sonunda "goodnight, sleep tight!" diyerek sahneden inmek: yann tiersen.
seyirci bu konseri son dakikalarda psikolojik bir deneye maruz bırakıldığı için ancak 45 dakika kadar uzatabildi.

buda böyle enteresan ama güzel bi gündü.

nedensiz.

konuşmamak, susmak da bir iletişim biçimidir ya
nedensiz tripler de öyle. karşısındakini uyandırma
çabasına girip, ona bişiler anlatmak isteyince de
trip atabiliyor insan. ama problem şu ki çoğu
zaman bu yaptığını kendine itiraf edemeyecek
kadar güçsüz ve kırılgan oluyor. sebebi ise basit:
en duygusuzum diye geçinenin bile içinde bir yerlerde
ipekten bir kesenin içinde sakladığı narin bir EGOsu var.

6 Temmuz 2010 Salı

random words on canvas.

-----------------------------reklam-----------------------------------

ressam boya kırtasiye yol siyahadamfigürü
banabakarmısın? eller çocuk boyacı masa lamba
umut hayal nota mask yaşlı resim karakalem
eldiven damla hüzün seçim para dilenci
karar aşk aile siyah


bunlar ve daha başkalarını 5 dakikalık bir filmin içine koysak izlemek istermiydiniz?
cevabınız evetse haftaya konuşalım.
şayet hayırsa telaşlanmayın, henüz böyle bir film çekilmedi.

-----------------------------reklam----------------------------------

EDA!

bil bakalım ben bugun j'adore'a giderken kimi gördüm?
ipucu: almond eyes.

oh yes.

ünlem (!): bu post eda bana bunu okudunu bildirdiği anda kendi kendini imha edebilir.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Aslolan Aşktır

Sertab konserine gidip de onun hakkında bişiler yazmasam olmaz. Konser tahmin edilebileceği gibi müthişti, anlatmaya değmez. Ben bilmeyenleri yeni bir şarkıyla tanıştırsam daha iyi olur.

Aslolan Aştır

Susma konuşalım
Dersen ona da evet
İster savaşalım
İster barışalım

İster daha uzak
Ya da yakın durarak
Sen seç ben uyarım
Aslolan aşktır

Gidiyorum bu defa bitti derken

Bir adım geriye uzlaştık
Çünkü ortalama bir aşktık
Siddeti vasatin altinda
Zora gelince kaçtık


dibenot:O kadar şarkının içinde neden bu? Hımm.

29 Haziran 2010 Salı

Convos alike.

i need your loving like the sunshine.
gök gürlüyor,deli gibi yağmur var. ben,güneş'e hasret- belki de muhtaç.


CLEM: You don't tell me things, Joel. I'm an open book.I tell you everything.Every damn embarrassing thing.You don't trust me.

JOEL: Constantly talking isn't necessarily communicating.

CLEM: I don't do that.I want to know you.

JOEL:Hmm?

CLEM: I don't constantly talk.Jesus! People have to
share things, Joel.


JOEL:Mm-hmm.

CLEM: That's what intimacy is. I'm really pissed that you said that to me.

JOEL:I'm sorry. It just... really just isn't that interesting.

CLEM:I wanna read some of those journals you're constantly scribbling in. What do you write in there if you don't have any thoughts
or passions or...Iove?

Sad.

Sometimes "nice" is good enough.

22 Haziran 2010 Salı

Sade süt.

Blog değişti (!)*
Belki ilk kez basitliğe dönme isteğim bu.

Beyaz, düz, minimal bir şey olsun dedim ve daha sadesini buluncaya kadar bloggerın bana sunduğu bu şablonu kullanıcam.

Neden mi?

Etrafımda dönem erkekler basit yaratıklardır siz dişiler fazla karmaşıksınız. Bizimle anlaşmak istiyorrsanız ucundandokunduranlaflarda vazgeçin, lönk diye direk konuya girinlerden mi dersiniz

yoksa az önce kütüphanemden çıkarıp okuyunca yeniden farkettiğim,geçen sene nonfiction dersi için özene bezene yaptığım poetry portfolio'mda yer alan çok sevdiğim bir erkek arkadaşımın benim biyografimi yazarken key word olarak "overmetaphoric" kelimesini kullanması mı dersiniz

yoksa ruhum sıkıldı artık, kendime düz beyaz bir sayfa mı açmak istiyorum dersiniz

bu liste uzar gider...

belki de sadece bir değişiklik istedim bilmiyorum (bu değişikliğin diğer blogger arkdaşlarımla hiç alakası yok yukardaki nedenlerden de anlaşılacağı üzere) belki de yazıların karmaşıklığını böyle dindiriyim istedim.

ben ani bir kararla tekrar karartana kadar buraları, White is the new black.

beğenmeyen?


*Yalan

21 Haziran 2010 Pazartesi

Zaman ağır ol henüz erken ...

"Akmayan gözyaşları kalpte birikirler,zamanla kabuk tutarlar ve kirecin çamaşır makinesini tıkaması gibi kalbi tıkayıp felç ederler."
Sussanna Tamaro, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git

Yaklaşık bir aydır akmayan göz yaşlarım, iki kelimeyle akmaya başladı:
"seni özledim"

of.
.... and karma is a bitch.

uzakihtimalleryakınoldu

Call it karma.

Uzak İhtimallerde Tek Başına

onca zaman olmuş seni tanıyalı.
onlarca saniye
dakika
saat
gün
ay
ve birkaç yıl.
şimdi konuşmuyoruz,
çünkü...

bağlanamıyoruz artık hiçbirşeye
kendimizden veremiyoruz.
yalan!
sen hiçbir zaman istememiştin zaten
varlığımı varlığında
benimse gücüm tükendi,
tutamıyorum artık
eteklerinden gömleklerinin.

yarın beni arasan,
ne derim ki?
susar mıyım, yoksa
sorabilir miyim
nerdeydin diye?

kızabilir miyim sana,
kendime kızmadan?
sevebilir mi yeniden
tuzla buz olmuş kalbim?

biliyorum.

uzak ihtimallere yolculuğum;
sözlerim
düşüncelerim
kalbim
hepsi o olmayan dünyada
sıkışık ve buruşuk.

sen sadece sus
küçük kabuğunda,
kapa gözlerini bana
hepsine tamam.
ama son bir dileğim var;
sessiz sessiz dinle
sesimin ayna buğusundaki izini.

20 Haziran 2010 Pazar

Patates-tuz falan.

Arkadaş ortamında yemek yapmak, yemepin tuzlu olması, patatesin tuz çekmesi bıdı bıdı konuşulmaktadır. Dikkat bu muhabbet yemek yapmayan/yapmayı bilmeyen iki erkekle yapılmaktadır.

Burcu: (patates tuz muz bişiler diyo)
Ben: Ben yemek yapıyorum, patates tuz çeker! bkz. desperate housewife.


-şimdi komik olmadı bu dimi? ama o zmn komikti. al bak neden anılarımı yazmamam gerektiğine yazılı kanıt.

dibenot: Tuz'a nerden geldik dersen, tekila derim ama boşver.

Cönk

Edebiyat finali öncesi (ya da sonrası bilmiyorum):

Angie: Valla biri ilerde bi mizah dergisi çıkarırsa adını CÖNK koysun. Cönk çok uygun bir isim diil mi?

Evet bencede öyle angiem.
bu arada, cönk ne diyen olursa hiç kalıbının kelimesi diil söliim.

Anı kırıntıları

Düşünmek yorar ya insanı, öyle işte. Gözlerini kapatınca gözünün önünden geçen anlamsız şekilsiz renk silsilesi; farklı ağızlardan başka başka zamanlarda çıkmış yarım yamalak cümleler, diyalog parçaları yorar insanı. Çünkü birşey arıyorsundur. Bir küçücük detayi mimik, söz, melodi... Hayatın kocamanlığı içinde aklının bir köşesinde halının altına süpürülmüş bir kırıntı...

Belki anlamsız bişi, muhtemelen gereksiz ama beynin hızla karıştırır çekmecelerini aklının ve eline geçen her alakasız şeyi tutup savurur bir kenara. Zaman geçer. Aradığını bulsan da bulmasan da elinde kalan bir şey vardır: Gözlerinin önünde yerden kaldırılıp çekmecedeki yerlerine girmeyi bekleyen anı parçaları. Hepsini tek tek gözden geçirip, düzeltip koymalıdır şimdi. Tek tek o anlara geri dönüp, onları tekrar yaşamak bazen sevinmek çoğu zaman üzülmek...

Düşünmemek lazım işte, lanet anıları karıştırmamak. Çünkü,geçmiş kuyusuna saatlerce bakıp, karanlıkta bir küçük ışık aramak işte böyle birşey, yoruyor insanı.

yazmıyorum, evet.

Yazmıyorum yazmıyorum ama kimse yazmıyosun demiyo.

Yarım kalmış, tamamlanmamak üzere bekleyen postlar mı dersiniz yoksa göz bebeklerimden içeri girip aklımın bi taraflarına yerleşmiş olaylar mı dersiniz.. o kadar çok şey vardı ki yazılası. hepsi bir yerlerde, başka postlarda, arkadaş sohbetlerinde, telefon konuşmalarında, inceden dokundurulan laflarda izlerini belli edecekler eminim.

evet, yazmıyorum yazmıyorum ama zaten kimse neden demiyo.

7 Haziran 2010 Pazartesi

içses.

Jolene, jolene, jolene, jolene
Im begging of you please don't take my man
Jolene, jolene, jolene, jolene
Please don't take him just because you can
Your beauty is beyond compare
With flaming locks of auburn hair
With ivory skin and eyes of emerald green
Your smile is like a breath of spring
Your voice is soft like summer rain
And I cannot compete with you, jolene

He talks about you in his sleep
There's nothing I can do to keep
From crying when he calls your name, jolene

And I can easily understand
How you could easily take my man
But you don't know what he means to me, jolene

Jolene, jolene, jolene, jolene
Im begging of you please don't take my man
Jolene, jolene, jolene, jolene
Please don't take him just because you can

You could have your choice of men
But I could never love again
Hes the only one for me, jolene

I had to have this talk with you
My happiness depends on you
And whatever you decide to do, jolene

Jolene, jolene, jolene, jolene
Im begging of you please don't take my man
Jolene, jolene, jolene, jolene
Please don't take him even though you can


More lyrics: http://www.lyricsfreak.com/d/dolly+parton/#share

24 Mayıs 2010 Pazartesi

to some boy

whom i tell
nothing any longer:
Truth hurts.
You told the truth.
Still, me being upset
is fine as long as
you're not bored.

Don't say "it happens",
because it won't help
but create chaos
(on my side).

is there anything
you'll read
off my eyes
if you ever pay attention?
Starts with a Y and ends with an S.

Still, the ball is on you!
If you want me shut,
keep going on.

exunt.

23 Mayıs 2010 Pazar

Günün özü, sözü.

STRANGE

Strange ... how you stopped loving me
How you stopped needing me
When she came along ...
Oh, how strange

Strange ... you changed like night and day
Just upped and walked away,
When she came along ...
Oh, how strange

Well, I guess that I was just your puppet
You held on a string
To think I thought you really loved me
But look what thoughts can bring ...

Strange ... you're still in all my dreams
Oh, what I funny thing --
I still care for you
Oh, how strange

Well, I guess that I was just your puppet
You held on a string
To think I thought you really loved me
But look what thoughts can bring (oh-ho-ho)

Strange ... you're still in all my dreams
Oh, what a funny thing --
I still care for you
Oh, how strange
How strange
How strange
How ....

by
Patsy Cline



bu hafta sonunun özü&sözü budur. dinleyiniz.
(eğer şanslıysanız(!) koridorlarda benden de dinleyebilirsiniz.)

Lone Pairs.

I told you that "lone pairs" were problematic.
Or, -at least-, I create problems out of them.
They caused me trouble "on paper".
They (will) cause me trouble psyc-wise.
Still, we can't live when the chem is not present.


abuğum.

14 Mayıs 2010 Cuma

Uzak Noktalar'da Ben, Yazsam? :

Sınıfta insanlar Cemil Kavukçu'nun Uzak Noktalara Doğru isimli kitabı hakkında yoeum yapmaktadırlar dil anlatım sınavı günü sabahı...

X: Ben beğendim ama hiçbişi anlamadım bundan?!?!'++'+&^!
Ben: Ben kitap yazsam işte tam da böyle olur.
Burcu: Sen kitap yazsan ortaya gayet felsefik bişi çıkabilir.


Acaba.

(yüklemlerini boşamış cümleler... bütün bir cümlenin yükünü tek başına sırtına almış basit sözcükler ve bol noktalar... hatalar, yeminler, bitişler, başlangıçlar.. işte böyle olurdu.)

12 Mayıs 2010 Çarşamba

KENDİ KENDİNE GELİN GÜVEY OLMAK:

karşındakine "bu kendini ne sanarak sölüo bunları?!!" dedirtmektir.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Küçük mutluluklar ironisi

Bence hayat gerçekten güzel olabilir eğer insan ondan zevk almasını bilirse. Küçük detaylarla mutlu olmak falan.. mümkün aslında düşününce. Azgın bir kedinin ağacın dalında ötüşen kuşlarla olan oyununu izlemek bazen, bazense küçük bahçeli evlerin olduğu sokaklarda amaçsızca yürüyüp orada yaşayan insanlar için yarattığımız dünyalarda yine kıskanmak onları.. kimi zaman gelecekte silik bi hatıra olarak kalacak bir anı belgelemek ve onu geçmişin tozlu raflarından kurtarmak.. bazen bir karıncanın kolunuz üstünde yaptığı yolculuğu izlemek... örnekler çoğaltılabilir elbet ama varılan nokta hep aynı küçük şeylerle mutlu olabilir insan, ve çoğu insan da böyle söylüyor.

Benimse bir sorunum var bu noktada. Albet inanıyorum insanın küçük şeylerle mutlu olabileceğine ancak bana insanın bu olguya kendini alıştırma çabası, içindeki sıkıntının yada daha büyük bir mutsuzluğun işaretiymiş gibi geliyor. Haksız mıyım bilmiyorum ama hani deniyor ya bazılarının içinde hala bir çocuk yaşıyor, işte o kişilerin böyle küçük detaylarla kendilerini mutlu etmeleri bana ağlayan çocukları şekerle kandırmak gibi geliyor. Öyle ki, ne hayat kimsenin üzerine pembe bulutlardan ışıltı yağmurları yağdırıyor ne de güneş her zaman parlıyor.

Haksız mıyım?

7 Mayıs 2010 Cuma

Şekspir on dı griin.

Oh Romeo Romeo neden Romeosun sen?!

1984.

Mr. Hays: How many of you keep journals?

İçses: I do, in slightly different way.
Burcu: Some people do it on the internet

Then met our eyes to exhange
a somewhat wicked smile.


bu da böyle bi anım olsun.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Today's song

Bugünün şarkısı geçtiğimiz 4 gün için gelsin.
(bkz. bu ne demek istedi şimdi?)

SAMSON

you are my sweetest downfall
i loved you first, i loved you first
beneath the sheets of paper lies my truth
i have to go, i have to go
your hair was long when we first met


samson went back to bed
not much hair left on his head
he ate a slice of wonder bread and went right back to bed
and history books forgot about us and the bible didn't mention us
and the bible didn't mention us, not even once

you are my sweetest downfall
i loved you first, i loved you first
beneath the stars came fallin' on our heads
but they're just old light, they're just old light
your hair was long when we first met


samson came to my bed
told me that my hair was red
told me i was beautiful and came into my bed
oh i cut his hair myself one night
a pair of dull scissors in the yellow light
and he told me that i'd done alright
and kissed me 'til the mornin' light, the mornin' light
and he kissed me 'til the mornin' light

samson went back to bed
not much hair left on his head
ate a slice of wonderbread and went right back to bed
oh, we couldn't bring the columns down
yeah we couldn't destroy a single one
and history books forgot about us
and the bible didn't mention us, not even once

you are my sweetest downfall
i loved you first

Regina Spektor


not: You are my sweetest downfall die başlayan yerler varya off off.

27 Nisan 2010 Salı

Lütfen bırakın beni de gideyim!

Gözlerim kıpkırmızı ve o kadar şişki kapanıyor adeta, açık tutmak için çok enerji sarfediorum.

Aa hayır bu sefer ağlamadım. Alerjim var sadece.

Dilek tutup üfleyerek katlettiğim dandelionlar, dökecek sarı yaprakları olmadığı için yeşil yaprakları arasından polenlerini özgür bırakan ağaçlar, fişe takılınca yerdeki tozları içine çekip sonra havaya üfleyen elektrikli süpürge, stres ve sinir de size katılınca bayram ettiniz bakıyorum. Ha bir de bu yetmiyormuş gibi sizi bertaraf etmek için kullandığım ilaçla da iş birliği yapıp bütün enerjimi içimden alıyor, beni yatağa mahkum ediyorsunuz ya helal olsun. Hiç doymak bilmeyen kaşınma arzusu beni yiyip bitiriyor anlayın ve en kısa zamanda lütfen gidin başımdan.

Bu arada, çiçek tozlarını ordan buraya, buradan şuraya taşırken vızz vızz yapan arılar, bi siz eksiksiniz. Güzide arkadaşlarınızdan biri bana iğnesini yapsa da zaten şiş vucudum iki katına çıksa ne iyi olur, dimi?

ah tanrım, help me.

25 Nisan 2010 Pazar

Bugün


25 Nisan 2010
-Dünyanın öbür ucunda yaşayan ismi lazım olmayan bir arkadaşın doğum günü.
-Fenerbahçe Kasımpaşasporu 1-0 yenerek şampiyonluk yolunda önemli bir adım attı.
-Blog belki de en sıkı takipçisini artık "kim beni seviyor?" köşesinde ağırlıyor. Korkmadan.


dibebirnot: fotoğraf beyaz ağırlıklı olduğundan çok ironik oldu ama tam da istediğim şeyi anlatıyor. ayrıca, ben ironileri garip bir şekilde hep sevmişimdir zaten.

Vélo



Ben bugun boğazda bir grup genç insanı bisiklet keyfi yaparak güzel havanın tadını çıkarırken gördüm ve mutlu oldum.


http://farm4.static.flickr.com/3280/2705326173_aff78bf138.jpg?v=0

24 Nisan 2010 Cumartesi

"Mutluluk batar çünkü"

O bana dedi ki "Ben garip bi insanım ya..aslında mutluyum bu yıl, hayatım çok güzel geçiyor..."
Ben dedim ki "Ama?"
O dedi ki bana: "Ama böyle bazen oturup, içimi çeke çeke, omuzlarım sarsıla sarsıla ağlamak istiyorum"
ve ben dedimki:"normal, mutluluk batar çünkü."


Birinci tekil şahıstan aktardığım yukarıdaki diyaloğun 3. tekil şahsı,esas kız bu post sana özel.

Evet "...mutluluk batar çünkü".

Çünkü...

insan dediğin uzun zamandır dört gözle aradığı şey, parmaklarının ucuna geldiğinde önce onu tutmaki hissetmek ister. ama azıcık zaman geçince, gözlerini kapar ve hiç görmemiş olmayı diler o şeyi, hiç ellememiş ve hissetmemiş olmayı...

mutluluk dediğin nedir öncelikle? huzur, sağlık, afiyet, aşk, çiçekler, böcekler ve en önemlisi senin sevgine karşılık veren insanların oluşturduğu bir kabuktur etrafını saran.Bu kabuk bedenine ne kadar yakınsa okadar çok ve yoğun hissedersin mutluluğu. öte yandan, kabuk ne kadar kalınsa okadar da mutlusun demektir, ve bir okadar da izole diğer dünyalardan...

Ancak esnek birşeydir bu kabuk zamanla değişir kalınlığı, şekli, boyutu...Gün gelir hani insana yeri dar gelir ya, hoplayıp zıplamak ister, işte kabuk darlaşmıştır. Ama sen hoplayıp zıpladıkça enerjisi tükenir mutluluğun, kabuk çabuk eskir. işte bence, daha kalıcı mutluluklar geniş kabuklardan gelir.Etrafında olduğu halde kollarını açtığında değmeyeceğin kadar uzakta olan kabuktan söz ediyorum. Sıcak bir yaz günü akşamında hafiften esen rüzgar gibidir bunlar,arada bir titretir belki dokunup senin sıcak tenine ama ortamda oluşudur asıl memnuniyetini yaratan, seni gülümsettiren.O bunaltıcı havayı yumuşatan özelliğidir aslında sevdiğin.

Bence en güzeli geniş, transparan ve tül inceliğinde kabuktur: orda olduğunu bildiğin ama seni asla her daim 32diş gülümsetmeyen, sadece seni çok iyi tanıyanın gözlerindeki ışıltıdan anlayabileceği mutluluk.

Daha fazla uzatmadan en önemli noktaya dönersem; esnektir dedim ya kabuk, değişir şekli şemali zamanla... Esnektir dediğime bakma,gözyaşıdır onu esnek kılan.. Beslenmezse arada sırada yaşlardan, kurur küçülür kaskatı olur, seni içine hapseder adeta ve bir küçücük bir darbede çat diye kırılıverir.

İşte bu yüzdendir mutluluğun batması. Kurursa bu mutluluk kabuğu,acıtıverir, iğneler batırır ruhuna... ancak bu sadece çaresizliğindendir. umutsuzca bir kaç damla gözyaşıyla kurtarılmayı bekler...

Belki de bundandır içini çeke çeke ağlamak isteğin, ne dersin?

Today

Today
I am pretty.
He, who says so,
has told a lie to me.

Leavin the truth aside,
I felt once happy.

Today
Doctor told me to
keep my mouth shut
and that it was what
caused trouble a lot.
And I promised
not to talk a lot.

Today
I couldn't keep silent
and talked and talked and talked.
(But)he, who told me i was pretty,
did (not) hurt me.

Today
I am still happy
yet not pretty.

23 Nisan 2010 Cuma

Ya((k/lv)arış.

When you think everything is back on track, some "weird accident" happens and you fall again. That's how this particular cycle renews.

Ahh the high-tech world! My word is to you,
Why on earth you interfere with the mothernature's course and poke me with weird signals that urge me to search?

If you really want me to suffer, make me blind, deaf, mute and emotion-less and grow me into the finestlooking fruit so that when people see me, they fall for me,yet i feel nothing in return.

That's it for now.If you can't do any of the above, pls pls pls pls pls pls remeber at least to keep me away from troubling myself. Please. Yalvarırım.

23 Nisan kutlu olsun!

Her insan 18 yaşına kadar çocuk kabul edilir.

Her nekadar 23 Nisanlar'da hala çocuk olduğumuzu hatırlamayacak kadar büyümüş olduğumuzu düşünsek de birçoğumuzun yasal olarak hala çocuk olduğunu hatırlaması gerekiyor bence.

Son 23 Nisan'ı olanlar doya doya kutlasın!Çocuk olmak güzeldir ne de olsa.

dibebirnot: bu güzel günü evinde oturup, günün tam da bu saatinde kötü bir haberle yıkılan shine dışarda bıcır bıcır gezen çocuklara baktı ve bunları yazdı.

*Çok daha uzun bir post olabilirdi ancak, notta belirtilen sebepler nedeniyle şuan hiç de mutlu şeyler yazasım yok. üzgünüm okur.

17 Nisan 2010 Cumartesi

)=)

"When I am not particularly happy, I feel really sad." ben

Çok kötü birşey değil mi bu? İnsanın mutlu olmadığı zamanlarda üzgün olması... Beyazın mutluluk, siyahın hüzün olduğu basit bir sistemde gri bölgenin üzgünlük olması...

Ben gerçekten iyi hissetmediğim zamanlarda, çok çok kötüyüm diyebiliyorum. minicik bir şey okuyup ya da yaşamdan bir detay getirip gözümün önüne ya da bir şarkı tutturup titreyen sesimle; önce gülümsememi öldürüp sonra gözlerimi doldurup bazen yanaklarımı ıslatabiliyorum ben.

ve son olarak; keşke övünülecek bir tarafı olsaydı bu durumun. belki o zaman yine ucundan yakalamış olurdum mutluluğu.
)=)

Artık Daha Düzgün Kapalı Eğriler Çiziyorum

Aklımı kurcalayan beni delirtme yolunda ilerlerken "sinirlenme" kavşağını geçtiği anda sakinleşmek için büyüklü küçüklü kutuplarda basık ekvatorda şişkince gibi bilimum modeli olan ancak gittikçe olması gereken şekle çokçokçok yakınlaşan kapalı eğriler çiziorm. Çember, daire, (eskiden top da derdik.) her neyse...

Bir çeşit terapi bu, çizdikçe rahatlıyor muyum neyim? Evet.

Eğer çizdiğim o daireleri bir kere bile görmediysen, Kamper'inilerle yarışabilecek güzellikte olduklarını da bilmiyorsun demektir. Eğer Kamper'inkileri de görmediysen, hmm şey, bence öl sen.

Şimdi ben bunu niye mi anlattım? Bil istedim de ondan. Eğer beni deli gibi daire çiziyorken görürsen bil ki kafamı kurcalayan bişeyler var. (Tüyo verdim haberin yok.)

Haa son olarak: Bubbles,too, are round.


dibebirnot: başlıktaki referansı görmeyen elma desin.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Hayalperest bedende vuku bulursa.

O kadar haklısın ki
dayanamıyorum buna
O kadar güzelsin ki
çok çirkin kaldım yanında
Korkum yaralanman hayatta

O kadar yalnızsın ki
dayanamıyorum buna
O kadar sıcaksın ki
çok soğuk kaldım yanında

Korkum yaralanman hayatta

Hayalperestsin
Güzel hayaller peşinde
Çok gençsin
Yanlış insanlar kalbinde

Hayalperestsin
Güzel hayaller peşinde
Çok gençsin
Çok gerçeksin
Bu yüzden çok güzelsin

Teoman


Bu şarkıyı dinleyip dinleyip aynaya bakınca gerçekten hakkımdaki düşüncelerini toplayıp kağıda dökse böyle birşey çıkacak bir insan tanıdığım aklıma geliyor. Onun düşüncelerini nerden mi biliyorum? Biliyorum, çünkü (bkz. empati)


PS: Balık burcu denince akla ilk gelen sıfat "hayalperest" olsa gerek. (bence tereddütü olan profilime bir gözatsın.)


im:http://media.photobucket.com/image/dreamer/doryandfillet/Doodle%20Drafts/dreamer.jpg

8 Nisan 2010 Perşembe

Lone Pairs

Lone pair of electrons are the ones that don't form any bonds. They're called "lone" but they don't seem lone to me at all. After all, they have their pairs, right?

You might wonder about the "alone" electrons. As far as I know, most of the time they're the ones that do the bonding.

My logic is ok with all of this but my heart is not.

How's is it possible to have lone "pairs" and all the "alone" electrons making bonds in (sub)atomic level while there are no lone pairs neither "alone" people having relationships in real world?

Maybe it's not that simple.



Sometimes it's too hard to look at the same thing from other points and at the same time find answers to what's unknown to the heart.

Günün şarkı sözü.

Kelimelerden alacaklı bir sağır gibi
İçimi döktüm bugün, yokluğunla konuştum
Tutsak gibi, enkaz gibi, kendim gibi
İçimden çıktım bugün, içimle kavuştum

Yüzünü ilk kez gören bir çoçuk gibi
Gördüm kendimi gördüm
Kırıldı ayna paramparça
Paramparça ne varsa kadınım
Yokluğunda kaç damla gözyaşı eder adın
Ne olur, gel, gel, gel, gel
Ben sensiz istanbul'a düşmanım.

Kestiğim ümitlerden yelkenler yaptım ama
Yokluğunda ne gidebildim ne de kaldım
Gerçek miydi tutunmaya çalıştıklarım
Hediye süsü verilmiş ayrılıklarım

Kaybetmenin tiryakisi bir çoçuk gibi
Sustum, kendime kızdım
Kırıldı ayna paramparça
Paramparça ne varsa kadınım
Yokluğunda kaç damla gözyaşı eder adın
Ne olur, gel, gel, gel,gel
Ben sensiz istanbul'a düşmanım

Gripin&EMRE Aydın

7 Nisan 2010 Çarşamba

UnrealisticWishlist

Uzun yazılar yazmak istiyorum. Çok uzun yazılar. içimde ne varsa kusmak atmak istiyorum. İçimdeki psikopatın parça pinçik ettiği yaşam arşivini yumak yumak çıkarmak istiyorum dışarı.

Boş bir tuval bir de bolca boya istiyorum. Ellerimi boya kaplarının içine daldırıp tuvale içimden geldiği gibi çizdiğim anlamsız şekillere saatlerce bakmak istiyorum. Anlam çıkarmak istiyorum her santimetrekaresinden bu anlamsızlığın.

Konuşmak istiyorum. Biri beni susturana kadar konuşmak. Saçmalamak belki, belki bağırıp çağırmak... Ama gevezelik etmek istiyorum bildiğim bütün dillerde...

Ve bilmediğim dillerde düşünmek istiyorum. Yeni metaforlar üretmek. Kimsenin aklına gelmeyecek şeyleri hayal etmek istiyorum.

İnsanlar kalplerinin sesini dinlediklerinde duydukları dumdum dumdum dumdum sesinin her vuruşuna birkaç hece, olmadı birer düşünce sıkıştırsınlar istiyorum.

Hikayede de dendiği gibi "They look like white elephants" gibi şeyler söyleyince ben, sen beni anla ve mutlu olalım istiyorum.

Boş gözlerle bakmak, hayal etmek, bilmediğim dünyalarda gezmek istiyorum zaman tıkır tıkır işlerken...

Aynaya baktığımda gerçek beni değilde, senin beni nasıl görebildiğini anlayabilmek ve ona göre davranabilmek istiyorum.

Kafam dağınıkken bağıra bağıra şarkı söylemek, daha çok dağılmak, düşmek belki de ağlamak istiyorum.

Herşeyi değiştirebilmenin elimde olduğu zamanlarda olanların sebebinin kendim olduğu gerçeğini unutmak, mümkünse asla hatırlamamak istiyorum.

Hatırlanmak istiyorum asla aklımdan çıkmayanlar tarafından ve hiç unutulmamak...

Boğazda yürürken yanımda biri olsun, elimde bir çiçek gözlerimde ışıltı ve yanağımda gülünce belirginleşen gamzelerim olsun istiyorum.

Papatyalar toplayıp,taç yapmak..Sonra takıp mutlu hissetmek istiyorum

Son olarak papatya falları yalan söylemesin istiyorum. Asla.

Eda'ya kapalı mektup.

"Did you ever realize that after Monday and Tuesday the calender says W T F?"

işte şu son üç harf Eda'nın önceki postların birine yaptığı yorumdaki "???"'nın konuşma dilindeki karşılığı.

hemen cevap veriyorum efenim:

It's nothing new.(sh)it happens all the time.


PS.Bu arada biberli hatçaklıt is sooo hot. but i like the naneli more.

4 Nisan 2010 Pazar

Life & Dreams.

"-What do you dream of usually?
-Oh come on, we can't dream.
-But you can always make it up.
-.....(anlatır)
-You're a good dreamer."

I'M HERE isimli bir kısa filmden alıntı bir diyalog. Uyku vakti geldiğinde kafalarından bir kablo çıkarıp duvardaki bir üniteye takarak "şarj olan", gerçek dünyada gerçek insanların arasında yaşayan iki robotun gece sohbetlerinin bir parçası. Üzücü mü? Bilemedim.

2 Nisan 2010 Cuma

ffffalling.

Sometimes I
fall
off the stairway.
L
..i
....k
......e
this one.
this one is
a usual lapse
of mine.
All i need is someone
to hold me back
and say
it's nothing but a step
i must take
to walk ahead.

Fri, 02.04.10

What hurts the most...

Hani bazı bağlar vardır kişiler arasında ne olursa olsun koparılamayan. İşte bu sözünü ettiğim bağlar ikiye ayrılır: 1. darbelerlegüçlenen, 2. darbelerle yıpranan. İşte yıprananlardan biriydi benimki belliki. Maddesini bilmediğim bir bağdı bu, hiçbir zaman anlamına bir ad takamadığım bir garip bağ. Pek bir zaman olmuş eskimişti biliyordum,ancak daha düne kadar darbelere hep göğüs germişti. Geçen günlerin birinde öyle bir şey olduki, düğümler çözüldü. İki insanı bağlayan bağ koptu somutluğunu yitirdi, maneviyatı dağıldı içime.

Bardağa dolu tarafından bakanlara: Günlerdir bağ kopuk, özgürüm bir bakıma. Annesinin kanatları altından çıkıp ilk defa özgürlüğünü yaşayacak bir kuş gibi korkuyorum ancak. Bir boşluğa adım atmış karanlık silüetleri kucaklıyor gibi adeta. Geceleri uyuyamamam da bundan mıdır dersiniz? Belki de özgür olmak bardağın boş tarafı demek daha doğrudur, ha?

Neyse kafaları daha fazla karıştırmadan benim karışık kafamdaki düşünceleri sıraya koyup söyleyince çıkan şeye bir bakalım. Gerçi ben yazmadım bunu bir şarkı bu ama, yazsam ancak bu kadar açık ifade edebilirdim sanırım.


What hurts the most
Was being so close
And having so much to say
And watching you walk away
And never knowing
What could have been
And not seeing that loving you
Is what I was tryin' to do


Rascal Flatts



Psikolojime daha fazla dayanabilir misiniz bilmiyorum. Ama blog yine eski tadını buluyor galba. Bu arada bana dayandığı için Burcucum'a kocaman kucaklar.

PS. şu şarkıyı bana öğreten kişi varya işte o... neyse.

22 Mart 2010 Pazartesi

DI:2

En son nerdeyse 10 gün önce falan yazmışım, ki arada doğum günlerii sınavlar ve bilimum önemli günler vardı. Çok meşgulmuşum demekki.

Neyseki bu hafta sonu üstümden çok büyük bir yük kalktı. Evet, sadece rezil olmamak amacıyla hazırladığımız DI performansımız bilimum teknik problem bir kenara atılırsa eğlendiriciydi. seyirci güldü enazından. canısı'nı herkes beğendi falan.

Challange'ın asıl kısmına gelcek olursak, ağırlığı 75 grama kadar olan sadece gazete ve yapıştırıcıdan yapılmış bir structure kilolarca ağırlık taşımalıydı. 3-5 kilodan bahsetmiorm ama burda. Biz her nekadar becerememiş olsak da 110 kilo taşıyanını gözlerimle gördüm. (bkz. mev and rctimes)

greenzeppline ne kadar üzüldüysemde, globallara giden tüm takımlara süper destek veriyorum. hakeden gidiyor =)

not: biliyorum bu post burayı okuyan hiçkimseye hiçbişi ifade etmiyor ama ben yinede yaziim dedim.
endibebirnot: Altın biletli Wonka çikolatalarını kimse alamadı, çünkü biri oturup hepsini yemiş.


Shine epoxy'li parmaklarıyla evinden bildirdi (sonunda).

13 Mart 2010 Cumartesi

DI

Cumartesi günü(bugun) saat sabah 10 küsürde giriş yaptıım okulumdan saat akşam 9 civarı "Kapıları kitlioruz, gidin artık!!'^+%&/()" şeklinde kovuldum(k).

ah be dI. ah.

Wonka çikolatasını istiorm ben!.

wonka ne alaka diyen varsa, remind me i'll tell you later.

7 Mart 2010 Pazar

Formspring. ME!



geçmiş zaman unutmuşum, ama görünce hatırladım.bu resmi okulda kendimizi anlatttığımız sunumun ilk slaydına koymuştum. kendimizi tanıtıyor, insanların kafalarındaki soru işaretlerini gidermeye çalışıyorduk. işte yine;

bir bilmeceniz varsa sormak istediğiniz, ya da merak ettiğiniz varsa birşey cevabını bilmek istediğiniz

yazıverirsiniz bir soru, cevaplarım hemen.

http://formspring.me/yellowshine

Ask Me Why, I'll say I love you


http://img0.bloggum.com/upload/lib/img/n/5/0/9/3/6/50936/o/r_54ipzk5bmkd2tjux5skn.jpg



"It excited him,too, that many men had already loved Daisy- it increased her value in his eyes." (The Great Gatsby)

Sevdiği kızı daha önce başkaları da sevmiş diye mutlu olan erkek tipi olarak tanımlanmış Jay Gatsby bu satırlarda. "Ne kadar aşıkmış adam!" diye mi düşünmeliyiz? Bir erkeğe göre bir kadıın değeri onu tarih boyunca kaç erkeğin sevmiş olduğuyla doğru orantılı mı yoksa? Yoksa burda anlatılan bir adamın daha önce onlarca erkek tarafından sevilmiş bir kadına aşık olabilmesinin verdiği mutluluk mu? Çok iyi anlatamadım ama bahsettiğim aşk Divan Şairlerinde görülen o eşsiz soyut sevgiliye duydukları aşk.

Hangi türlü olursa olsun kıskançlıkla gerçek aşk arasındaki ince çizgi bu olsa gerek.



(Fotoğrafın konuyla pek alakalı olmadığının farkındayım ama bence o kadar masumki insanın kapalı dudaklarla gülümsemesini sağlayabilir.)

5 Mart 2010 Cuma

"Dönem aşkı."

Öhöm öhöm.... Şimdi bir şeyler söylemek vaktidir! Biraz geç kaldım bunları söylemek için ama neyse artık.

1) Dönemimi baya çok seviyorum.
Sözlük gibi, forumball gibi, lise live'a yenilikler getirmek gibi birçok zeka pırıltısını üretebildiği için

Birbirine bu kadar bağlı ama bir okadar da yenilikçi olduğu için

Adını spordur, sanattır,klüptür, akademik başarıdır her türlü en güzel şekilde duyurduğu için


(bkz. daha gider bu)



Şimdi sıra geldi detaylara:
SEMT AŞKI. O ne büyük sinerji enerji coşkudur öyle. Hele hele takım Ğ ve G maçındaki inanılmaz hareketler beni benden aldı, ağzım kulaklarıma vardı, sesim kısıldı.

LİSELİ. Her nekadar izleyememiş olsam da biliyorum ki bir harikaydı!

ABDÜLKADİR. Sahne önüne okadar insanın toplandığı bir orkestra konserinde görülmüştür anca. Çok başarılı. Ayrıca UAY'ın sesi... inanılmaz. Ama burda değinmek istediğim asıl nokta, o kadar curcurna ve eğlencenin içinde Sir Micheal Hays nasılda cool çaldı udunu! (bkz. gestures)


bunlar en son olan şeyler... halbuki daha neler var neler buralarda yer alması gereken. yalnız bir isteğim var: şu sözlük tekrar canlansın lütfen.

Keep it up rconiki!

2 Mart 2010 Salı

BamBamÇakıl


pic: http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=6992672307937907427

Bambam ve Çakıl geyiğimin kaynağını merak edenler varmış galba.. Tamamen hayal ürünü ama çok eğleniyorum.(evet, şuanda yalan söyledim.)

1 Mart 2010 Pazartesi

HEY OKUR!

Çok mutlu bi haberim var.
Artık yorum yazabileceksin! çok basit bir ayar değişikliğiyle bu problemi çözmüş bulunmaktayım!...
yaz ama bak. bi işe yarasın. :p

28 Şubat 2010 Pazar

ICC 5.5 notları

"ICC? o da ne?"diyen olur mutlak. kendisi DI kapsamında ülkemizde yapılan organizasyonlardan biri. biz RC'li eski DIers olarak takım koçluğu yaparız her sene bu organizasyonda ve bilin bakalım bu sene nooldu?

Koçluğunu yaptığım takım alabileceği tüm ödülleri birincilikle kazandı! Ehh benim koçluğuma da baya övgü geldi haliyle.. =) bi mutlu bi mutlu...

asıl bomba haber bu değil aslında. Hey burayı okuyan MS.GABY öğrencileri (bildiğim kadarıyla 2 kişi) kıskanın diye söylüorm! BEN MS. GABY'LE BÜTÜN GÜN AYNI YERDEYDİM! ne çok özlemişim yaaa sarıla sarıla bitiremedim. ("iki damla yaş" daha düşüyor şuan inanırsanız) DAT'ta yine gelcekmiş. Heycanla bekliyorum =)


ayrıca bkz. DI JOE
bkz. anadolu orakkanadı

Bir dakika, bir şiir.

Öncelikle bu postu niye açtım bilmiyorum.
Sonra,



beynim çok uyuşuk şuan
bulanıklık hakim görüşüme
ve bir uğultu kulaklarıma...
kaskatı bedenim, üstüm örtülmemiş gece
ve cam gibi kalbim, çatlaklarla dolu.

gitmeden önce
lütfen
tut elimi
bak gözlerimin içine
bir şarkı fısılda ama sonra sus.
suski anlık sözler oturabilsin
zaman minibüsündeki yerlerine.

p. 28şubat2010

buda böyle bi şiirim olsun bakalım.(şimdi bu postu yazarken yazdım evet.)

26 Şubat 2010 Cuma

"Korkuyorum"

Çok yazasım var ama hiç yazasım yok. (bkz. oksimoron)
İşte bu sebepten dolayı bir oksimoron lavır'ı olan Shakespeare'le başbaşa bırakiim sizi bugünlük:


Korkuyorum

Yağmuru seviyorum diyorsun,

yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun...
Güneşi seviyorum diyorsun,
güneş açınca gölgeye kaçıyorsun...
Rüzgarı seviyorum diyorsun,
rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun...
İşte,bunun için korkuyorum;
Beni de sevdiğini söylüyorsun...

William Shakespeare





ps. bunu bugün bana gösteren kişiyi çok çok çok çok seviyorum. iyi ki var.

22 Şubat 2010 Pazartesi

blogger'a girememek: üzüntü.

Son 4-5 gündür blogger'a giremiyordum. Neden bilmiorm ama bilgisayarım ve internet bağlatım bir olup bana bir oyun oynadışar heralde. Yazcak bayaa bişiler vardı aklımda bide. yazık oldu...

başlığa "üzüntü" yazdım. o yazıları günüme azıcık renk katan diğer insanların bloglarını da okuyamadıım için...

neyse.

17 Şubat 2010 Çarşamba

17.


doğum günü herhangi bir ayın 17'si olanlara sempatim kocaman. bu kişilerden biri olan canım öğretmenim dürrin hocama ise sevgim sonsuz. happy birthday! 17 şubat. <<33


http://pimeusa.files.wordpress.com/2009/12/cake-with-candles.jpg

15 Şubat 2010 Pazartesi

İki damla yaş

şuanda yanaklarımdan aşağıya doğru süzülüyorlar. Duyguları üzerinde kontrolü olmayan insanların yaşadığı bir sendrom bu galba, başkalarının gülüp geçeceği şeyleri gözyaşlarıyle sulayıp, büyütmek..

Yol Ayrımı

insanların büyük heveslerle verdikleri sözleri tutmadıkları bu dünyada,bütün çıplaklığımızla, sanki mümkünmüş gibi istiyoruz onların yardımı olmadan asla ulaşamayacaklarımızı... kimi zaman bir sahipsiz bir sinema bileti kimi zaman cevaplanmamış bir sms kimi zamansa samimiyeti emilmiş boş birer gülümseme olarak beden buluyor bunlar. evet işte bu kadar küçük ve basit şeyler olarak.

göreceli bir zaman dilimi geçtikten sonra bir yol ayrımına geliniyor: söz verenlerin ve bu sözlerle küçük mutluluklar yaşayanların ayrılmasına neden olan yol ayrımı... bir grup sağa diğeri sola gidiyor... sonuç olarak, söz verenler sözlerini tutamayacaklarını anlayıp bunu yapmaktan vazgeçiyor, söz verilenler ise küçük mutluluk kaynaklarını kara kaplı defterlere işliyorlar birer birer. Sonra ne mi oluyor? Yollar gittikçe birbirinden uzaklaşıyor, insanlar aralarındaki bağları kaybediyor, önce bundan rahatsızlık duydukları için birbirlerine karşı mahçuplaşıp sonra buna alışınca gitgide yabancılaşıp bambaşka insanlar oluveriyorlar ve............... sonuç olarak daha da çok yalnızlaşıyorlar.

felaket senaryosu falan değil sadece gerçeğin kelimelere dökülmüş hali. biraz düşünürse herkes bir örneğini bulabilir kendinde.

14 Şubat 2010 Pazar

The Valentine Phantom

Birileri çıksa 13 Şubat'ı 14 Şubat'a bağlayan gece herkes yatağında mışıl mışıl uyurken şehri kırmızı kalplerle donatsa... bunu heryıl yapsa... istermisinz?

Düşünsenize büyük bir mutlulukla uyanıp caddeye bakan pencerenize koştuğunuzda masmavi gökyüzünün altında yada (varsa) bembeyaz karların arasına saklanmış kıpkırmızı kalpler karşılıyor sizi.. ben buna güzellik derim.

Hani böyle birbirimize oynadığımız küçük oyunlar vardır ya basit olmasına karşılık iki tarafı da mutlu eden birbirine yakınlaştıran, onun koskoca bir şehir dolusu insanla oynanmış hali bu bence..

Daha detaylı bilgi için:http://en.wikipedia.org/wiki/Valentine_Phantom

14 Şubat hakkında diğer söyliyeceklerim:
Her nekadar bugünün alışveriş çılgınlığını, tüketim canavarını falan tavan yaptırdığı doğru olsa da, seven hep sever aşkı sadece bir günlüğüne göstermek değildir olay felsefesini doğru bulsamda, içiboşluktan uzak olan ilişkilerin kendilerini tazeleyebilcekleri bir gün olduğuna inanıyorum bugünün. Arkadaşlıklar için de geçerli bu, her taraf sevgiliniz x ürününü şu fiyata alın falan gibi ilanlarla dolu bile, eğer insanlar bu anlamsızlıktan sıyrılıp gerçekte içlerinde yatan ancak hiçbir zaman gösteremedikleri sevgilerini gösterebiliyorlarsa bugün ne mutlu bizlere..Son olarak, ben diyorum ki eğer gül sevginin bir simgesiyse sokaklarda güller dağıtılsın insanlara 14 Şubat'ta.. bana verilse mutlu olurdum yani.. siz?

herkese kucak kucak sevgiler...

13 Şubat 2010 Cumartesi

Jane Page.

Deadline'a yarım saaat kala şiir yazmaya başlamak sonra ara vererek arkadadaşa bilgisayar konusunda yardım etmek sonra son 20dk şiir yazmak ve Jane Page'e girmek: paha biçilemez. Kriterlerden biri proficieny ve ben şiiri yazdıktan sonra baştan sona okumadım bile...
Emek verip, güzel işler yapan arkadaşları kutluyorum burdan. Benim maksadım katılmaktı sadece.

11 Şubat 2010 Perşembe

Poem

all i need to have is some chocolate and a sad memory to enter The Jane Page Writing Contest. (deadline tomorrow.)

just.

"Every once in a while life is just, and you say "Yes!" "
Micheal Hays

10 Şubat 2010 Çarşamba

"PS."

Yazıların altına iliştirilen yazıyla alakalı alakasız ama yerlerini bulması ümit edilen "PS."ler varya beni herzaman gülümsetir. sizi?

Hele de PS. i love you...

Keşifler başlıklı bir entry okudum rory'den. sonra dont copy'i okudum. şimdi bunu yazıyorum. karışık oldu biraz ama anlaması gereken anlıycak. (:

and again: PS. i love you

Sincapkuyrukla dans.

Dün kampüste 30-40 metre mesafeden 4 ayaklı, pofuduk dik kuyruklu, kumral, hızlı bir canlı gördüm. Kedi o kedi amma da safsın demeyin, kedi olduğunu ben de biliyorum sadece o kuyruk detayı kediyi inanılmaz yapıyordu. Tam bir SİNCAPKUYRUK! Sincabın kuyruğu nasıl oluyor diyen açsın google'dan baksın. Neyse, o koca pofuduk kuyruk yerle 90 derece açı yaparken pisicikte melodik miyavlar eşliğinde bir o yana bir bu yana koşuşturdu. Tam o sırada orada toplantı halinde bulunan SClerin sözünü kesip kediye bi göz atmalarını istediğimde, önce çok sesli bir OHAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA duyuldu sonrada AZMIŞ dendi. Ben ve sevgili japoncaöğrencekgelecekteyazarolcak arkadaşım büyük bir cesaretle kedinin yanına yaklaşıp onu sevmeye başladık. Daha doğrusu ben sevdim. ve ve ve onun sadece bir kedicik olmadığını daha betimleyici bir tabirle uzun kumral ipek tüylü sincap kuyruk olduğunu anladım. sevdim de sevdim. Ben onun başını sevdim, o benim bacağıma süründü. Boynuna parmağımı koydum, güzel güzel titretti ses tellerini. Karnını sevdim, hoşuna gitti. Kısaca her sokak kedisine yaptığım muameleyi ona da yaptım. Ayrılmakta zor anlar yaşadık. "gel gel!" dedim geldi, beni takip etti. Sonra ayrıldık. Başka bir melodiyle miyavlamaya başladı. Yerleri kokladı kokladı kokladı. Melodi gittikçe hüzünlü olmaya başladı. Artık baya uzaklaşmıştık. Ama değişmeyen bir tek şey vardı ki o da kuyruk. Birlikte geçirdiğimiz süre boyunca asla inmedi aşağıya...

Umarım aradığını bulmuşsundur kedicik. Eğer hala bulamadıysan, sık dişini şurda ne kaldı ki marta! Hem ne demişler: There's plenty of fish in the sea.

6 Şubat 2010 Cumartesi

!F

!f Bağımsız Filmler Festivali başlıyor: yay!

Gitmek istediğim filme (bkz.An Education) perşembe 21.30 seansında en ön sıradaki 5 kişilik yer haricinde yer olmaması: üzücü.

Durum böyleyken diğer filmlerde yüzlerce kişilik yer olması: daha da üzücü.

işte bunun için günler öncesinden biletler alınıyo dimi. Of Of. Angie'de varmıdır acaba bilet?

4 Şubat 2010 Perşembe

Summer.


Şu filmi tekrar izledim ya. Hem de arkadaşlarımla. Paha biçilemez. Eğer birileri(!) gelebilseydi birde battaniye keyfi ekliycektim sinema keyfine ama olmadı. Her zamanki gibi fedakarlık yapmış olmak birilerinin hakkını yedi. Ama olsun, başka sefere.


Hani diyoya başında "This is the story of a boy meets a girl... but, this is not a love story." Bana çok koyuyo bu. Daha neler neler koyuyo anlatsam bu yazı bitmez.




Ben duruma yanıorm. Çocuğa yanıorm. Kendimi bi onun yerine bide kızın yerine koyuorm nasıl hissederdim diye. Bakıorm. Benden Summer olmaz diyorum. Ben kolay bağlanırım herşeye çünkü (bkz.type 2). Summer'ın o kocaman gözleri bende de olsa diorm. Artık gözlerimi kocaman aça aça bakıorm dünyaya. Gözler çok anlam barındırır nasılsa, belki, ucundan yakalarım onu.. bu kadar bağlanmamam lazım nasıl olsa ipleri koparan bıçaklar hep başkalarının elinde oluyor...


Öte yandan Tom, keşke dünyadaki erkek populasyonunda senin gibilerin yüzdesi fazla olsaydı. noolurdu ki etrafım romantik, beni çokçokçok seven uğrumda göz yaşı dökebilcek şirin mi şirin birileriyle dolu olsaydı? ya da enazından biri bile yeterdi. çok şey istiorm biliorm ama şansım döner belki yakınlarda, huh? yada çoooook uzaklarda... "the one" diyebileceğim biri çıksın karşıma.


Ha bide ben bu posterini çok seviyorum. niye mi? çünkü onyüzbinmilyon küçükkareden oluşuo. ve hepsi başka güzel.

honey, i'm back.

Bilgisayarımla olan ayrılığım, adaptörünün değişmesiyle bugün itibariyle son buldu. mutluyum yani. Ama geçtiğimiz günlerde anlatmak isteyip anlatamadığım onyüzbinmilyoncuk şey oldu.
Yavaş yavaş anlatıcam umarım.

25 Ocak 2010 Pazartesi

1111

Beni öyle bir yalana inandır ki,
Ömrümce sürsün doğruluğu.

özdemir asaf.

Kar Kardeş Bana Söz Ver.

Geç mi desem erken mi desem bilemiyorum ama yağdın ve etraf bembeyaz oldu kar kardeş. Biriyle kardan adam yapıp eğlenemeyecek kadar yalnızım. Yolda gördüğüm kardan adamlarla fotoğraf çektirip eğlenebilirim anca.Beyaz, temiz, pamuk gibi olmanın dışında soğuksun kar kardeş. Hemde çok çok çok soğuk. Ama ne yalan söyleyeyim çok da çekicisin. Sen nazlı nazlı düşüp hızlıca sonsuzluğa adım atarken siyah asfaltlar üzerinde benim içim içimi yiyor senle beraber yok olmak için. Masum yüzlü kötü arkadaş gibisin birazcık yani anlıyacağın. Senle gönlümce eğlenmek isterdim ama annem "arkadaşlarını seçerken dikkatli ol!" dedi. Bende kalkan ördüm sana karşı ne yapayım. Özür dilerim ama kendimi bir şekilde korumalıydım. Soğuk ellerin tenime değmesin diye büyük çaba gösterdim. Giyindim sıkı sıkı. Üşümek istemedim kar kardeş. Beni hasta etmene izin veremezdim. Kendimi korumaktı tek amacım. Ama sen ne yaptın? Bana tuzaklar kurdun durdun. Önce kaldırımları dondurup ayağımın kaydırdın. Ben daha az buzlu olan araba yolundan yürümeye kalkınca, arabaların üzerime doğru kayması sağladın.Sonra, tehditler savurdun bana koca koca apartmalardan önüme düşürdüğün buz kütleleriyle. Ya kolumu bacağımı kırıp evde kalmamı istedin, ya da hasta olup bu soğukta ateşten tir tir titrememi yorganın altında. Bilmiyorum kar kardeş. Ne istedin bilmiyorum. Ama şunu söylemeden geçemiyeceğim, ZAMANSIZ GELDİN. Kabul et! Barış yapmamızı istiyorsan, bundan iki hafta sonra, herkes seni unuttuktan sonra tekrar gel. Anca o zaman bu kadar yağdığında bana kendini affettirebilirsin. Çünkü anca o zaman evde oturup pencereden seni izlemeye tahammül edebilirim. Ee ne dersin? Gelicek misin?

okurdan istek

uğurböceği fonksyonum çalışmıyor diye yapılmayan yorumlar yüzünden üzülmüyor değilim. lütfen içinizden geldiği gibi yorumunuzu yapıp bana bir mail atınız. acıcık daha fazla zaman alır belki ama pls pls pls. lüpten lüpten lüpten.

bkz. sahibi lüpteni tanıyo. =)

23 Ocak 2010 Cumartesi

RC Filming Club Presents

http://www.youtube.com/watch?v=LmkyeWQ91ko

gülmek için izleyin, izletin.

22 Ocak 2010 Cuma


benim kırmızı bir başlığım var.
şuana kadar bir kişi beğendi.(bkz. burcu)
ben çok isteyerek takmamıştım zaten,
kafam üşümesin diye falandı çok çok.
malum hava bir soğuk bir soğuk.

neyse, bu başlığın üstünde bir çiçek var.
takınca çiçek yandamı olsa, önde mi olsa
yoksa arkada mı, karar veremiorm.
aynaya da bakamıyorum ki!
malum, göz anlamaz güzellikten
nerdeyse hiçbir zaman.

The line that stands out.

"so many paired things seem odd." by kay ryan

21 Ocak 2010 Perşembe

To canan's interest.

http://www.copenhagencyclechic.com/

cycling and denmark. nice one,huh?

20 Ocak 2010 Çarşamba

Bir soru işareti.

Bu arada z. adını değiştirmiş rory yapmış ve blog açmış.güle güle kullan z.!

bende tesadüfen öğrendim. yani angienin blogunda yorum yaptıını görüp "aaaaa kimmiş bu rory?" diyip profiline baktım ve ordan kendi blogu olduğunu gördüm.

şimdi asıl soru geliyor. acaba insanlar bunu "ben kişisi" için yapmışlar mıdır? yoksa bi meraklı ben miyimdir?

hımmm.

Film iki nokta üstüste a christmass story

Dün bütün öğleden sonramızı film çekerek geçirdik. İç mekan çekimleri, okulumuzun bilinmeyen köşelerinde ve sıcaktı. Ancak akşam üzeri yaptığımız dış mekan çekimleri sırasıyla burnumuzun, ellerimizin bacaklarımızın donmasına sebep oldu. Kameramızın şarjı bitince kantinde ısınalım kararı aldığımızda çenemizin bile donmuş olduğunu farkettik ki hava kararmıştı ve her yer BUZ gibiydi.

Hani hissedilen sıcaklık gerçek sıcaklıktan yazın yüksek kışın düşük olurya, dün biz bunu anlayacak kadar bile hissetmiyorduk. Evet, donduk demeye çalışıyorum.

Filmde emeği geçen tüm tüm tüm tüm güzel insanlar sizi çok seviyorum. Sıcak evlerinden bizim için saatler boyu ayrı kalan insanlar, hepinize sıcak sıcak gülümsüyorum.

Ha bu arada bankamatiklerin içi hiçde sıcak değildi güvenlikçi abi! Sana burdan somurtan surat yolluyorum.

Neyseki bu kadar soğuk olması filmin Christmass atmosferine katkı sağladı(:p) çok güzel bir iş çıkardığımızı düşünüyoruz ve içimize sindi gibi. Şimdi montajı bekleme zamanı.

19 Ocak 2010 Salı

Sabun Köpüğünden Hayaller

Bu post bir taslak halindedi. Önce bir müddet (blogu açtığımdan beri) kafamda bekledi, sonra bloggerda taslaklar arasında yerini aldı. Hani demiştim ya bir gün anlatçam blogun ismi nerden geliyor diye.... Gün bugündür: Pins and Bubbles.


Hani küçükken sabunlu sudan balon yapardık. Saatlerce mutlu mutlu oynardık. O baloncukların kısa yaşamları bizi mutlu etmeye yeterdi. Yere düşüp patlayıp yok olduklarında üzülür ama hemen yenilerini yapıp kendimizi teselli ederdik bir bakıma. En büyük baloncuğu yapmak büyük marifet isterdi. Büyük uğraşlar, onlarca kez denemeden sonra yapılan, içine büyük umutlar, hayaller yüklediğimiz o koca baloncuğu afacan bir çocuk gelip patlatır, adeta hevesimizi kırar ve hayallerimizi yıkardı. Üzerdi bizi. Bir daha o kadar büyük bir baloncuk yapamayacak olmanın verdiği çaresizlik yiyip bitirirdi küçük kalplerimizi. Hassas olanlarımızın gözünden yaş bile gelirdi belki. Sonra büyüdük. Biz büyüdükçe baloncuklar da büyüdü ve yok edilmeleri daha çok acıtır oldu. Şekilleri değişti onların belki, belki hissettirdikleri... ama o afacan çocuklar hiç kaybolmadı. Avuçlarında sakladıkları iğnelerle küçük dünyamızdaki büyük balonlarımızı yok ettiler. Onlar için kolaydı. Peki ya biz?


What do you get when you fall in love?

A guy with a pin to burst your bubble

That's what you get for all your trouble.

I'll never fall in love again.

I'll never fall in love again.

i'll never fall in love again by tok tok tok

Yine groovesharkta dolaştığım bir günde tanıştığım inanılmaz güzel bir şarkının sözleriydi bunlar. Sanki senelerdir kafamda olup da bir türlü yazıya geçiremediklerimdi. Neler hissettiğimi anlatmak zor ama bir kaç damla yaş yanaklarımdan aşağıya süzülürken daha fazla dayanamayacağımı anladım. O an bir şey yapamadım belki ama şarkıyı her dinlediğimde içimde kabaran duygular bir gün patlak verdi ve bu blogu açıp adını da pinsandbubbles koydum. internette yaptığım bir araştırma sonucu da siyah-beyaz o muhteşem olduğunu düşündüğüm fotoğrafı buldum. bana çok şey anlatıyor baktıkça.

Uzun lafın kısası, bu blog bir hayalkırıklığında doğmuştur ve burdaki yazılar gücünü kırığın derinliklerinden alır.

snow is snowing and the water is boiling.

http://www.zenexecutive.com/wp-content/uploads/2009/02/snow_waiting_john_queen_01.jpg



A cold blanket
that all but one sense
succesfully percieves...
all it can do
is to shake your bones
as you look out the window
knowing it's the only blanket
available for those who sleep on the park benches.




the water has boiled and
my coffee is ready.
under my blanket
i'm watching thee.


Olmayan uğur böceklerim

Evet an itibariyle hiç uğurböceğim yok gibi görünüyor. Bunun sebebi sevgili uğur böceklerimle aramıza teknik bir problemin girmiş olması. nasıl çözlür bilmiyorum. programming, coding vs. bilen biri beni duyuyor olabilir mi acaba?

let's hope someone hears. or listens. (to)me.

17 Ocak 2010 Pazar

Üş-en-geç

Yazılarımı okurken birsürü typo vs. hata görebilirsiniz. Türkçem falan bozuk olabilir. bilmiyorum. ama dönüp her yazıyı tek tek editlemek için şu an olduğumun 100 katı kadar az üşengeç olmamı gerektirir ki, böyle bir enerjiyi bana dünya üzerindeki tüm fıstıklı çikolatalar bir bütün olup verebilir mi bilemiyorum. evet mübalağa yaptım. ama neyse. yazdığım şeyleri kendim de okumakta zorlanacağım güne kadar böyle artık. napalım.

arada bir space tuşu yerine noktaya basıyorum. böylece cümlelerim kısalıyor. dil kurallarını göz ardı etsek de napalım artık. burası özgür bir ülke diil mi?

dibebirnot: buraı derken, ladybuglı pins and bubbles blogunu kastediorm.

ayrıca, amma saçmaladım dimi? silsem mi bunu ne?

üşengecim, sil butonunu bulacak kadar bile.

Radikal Kararlar

Okul neredeyse bitiyor. Ocak tatil havasını yüzümüze soğuk soğuk vuruyor. Bir pazar günü bugün. Elde bir tiyatro bileti ve bi ton fransızca çalışma kağıdı var. Yani çok iş az zaman ...

Radikal kararlar demiştim ya:

Dün canan blogu öğrendi. "Pek ama hoş" buldu. Önce o öğrencek demiştim ya, artık sırada diğerleri var. Ne zaman hazır hissedersem onlarda öğrencek.

Artık "kim beni seviyor?" köşesi boş değil. Alfred Skilton, I love you too.

Ha bide uğur böceği var tabii. Ben çok severim ladybugları. Uzun zamandır bloguma (sahipleniyomuyum ne?) şöyle güzel ama gri bir görünüş arıyordum. Sanırım buldum.

Doğum günüme 58 gün falan varmış. Az mı ne? (who cares.)


BÜYÜK HARFLERLE GELEN EDIT: "hoş ama pek." olmalıymış. yanılmışım.

16 Ocak 2010 Cumartesi

bvuuu

here open wide here comes original sin

here open wide here comes original sin

bvuuuuuuuuuuu



şarkı. uçak. sin. min. güzel şeyler.

15 Ocak 2010 Cuma

maderden inciler.

"Perhaps our planet should have been called 'water' instead of Earth."

(canan söyledi)
(evet, adını canan koydum.)

11 Ocak 2010 Pazartesi

Mevsim Rüzgarları...

Mevsim rüzgarları ne zaman eserse
O zaman hatırlarım
Çocukluk rüyalarım, şeytan uçurtmalarım

Öper beni annem yanaklarımdan
Güzel bir rüyada
Sanki sevdiklerim hayattalarken hala

Akşama doğru azalırsa yağmur
Kız kulesi ve adalar
Ah burda olsan
Çok güzel hala
İstanbul'da sonbahar

Her zaman kolay değil sevmeden sevişmek
Tanımak bir vücudu
Yavaşça öğrenmek, alışmak ve kaybetmek

İstanbul bugün yorgun, üzgün ve yaşlanmış
Biraz kilo almış
Ağlamış yine, rimelleri akıyor



Ne güzel şarkıdır diil mi? İddaa ediyorum, yaşıtım her 10 kişiden 9u birilerinin bu şarkıyı sölediini duyunca eşlik edeceklerdir... ahh mevsim rüzgarları.... sonbahar geçti gerçi farkedene, hava soğudu eldiven takmak şart oldu...

Bugünü de belasız atlatmak güzel oldu kabul ediyorum. Korkulan kadar can acıtmadı coğrafya sınavı... Ama benim başımda kavak yelleri eserken, İstanbul'un hakim rüzgar yönü neydi merak etmiyor değilim açıkçası... Sorsam cevap verebilir mi dersiniz?


güzel detay: "Lodos istanbul'da hakim bie rüzgardır çünkü vapur seferleri iptal oluo" e.y.

4 Ocak 2010 Pazartesi

blood blood blood

TOO MUCH BLOOD EVERYWHERE!
ya-za-mı-yo-rum. niye niye niye?!?!?!?!?!?!?!

3 Ocak 2010 Pazar

uzun zamandır görmediğim,çok özlediim bi arkadaşmla görüşmemizden bi gün sonra "saçların güzel olmuş" muhabbeti sırasında:

"ben senin saçlarını, suçlar bakışlarını, geveze susmalarını bile özledim"

hayatın bi cilvesi olarak, ekşide karşıma çıktı bu benim. gerçekten inanılmaz. hele de geveze susmalar... anca bu kadar güzel ifade edilebilirdi.

oyun.

21:21


sadece küçük bir oyun.

Eğlencelik

Şöyle bi baktımda geriye, girdiğim bir elin parmağını geçmeyecek sayıdaki entrynin hiçbiri eğlenceli diil. güldürmüyor insanı.gülümsetmiyor bile.

neden?

hani bazen kendi kendinize gülersiniz de etraftakiler "niye güldün bize de söyle?!!" dediklerinde "hiiiçç, aklıma komik bişi geldi de" dersiniz ya... ve o aklınıza gelen şey hiçbir zaman komik diildir, ve o gülümseme ironik bir dışavurumdur ya.. işte bu yüzden. insanın içindeki ses ona komik bişi söylemiyor hiçbir zaman. en azından bende böyle.

işte bu blog da içimdeki sesin ayna buğusundaki yansıması olduğuna göre, güldüren bişiyler aramak bulamamakla sonuçlanıyor. ne garip değil mi?

Bubbles iki b'ye yazılır!

kendi bloguma yani buraya gelebilmek için adres çubuğuna "pinsandbubles.blogspot.com" yazınca hep "bu isimde bir blog yok!" uyarısı çıkıyo. biraz spellingimin kötü olmasından birazsa klavyedeki b tuşunun arada bi takılmasından kaynaklanıo olsada bu durum, sizce de insanın kendi blogunun sık kullanılanlar listesinde olmaması garip bi durum diil mi? Üstelik o listede angienin, gsbnin,doncopynin, osdmnin,ferminin,şemosferin bloglarının yer alması ve benimkinin yer almaması durumu daha da ilginçletirmio mu?

Belki henüz içselleştiremediğimden belkide öksüz bırakmak istediğimden blogu bilmiorm ama o listeye hiç sokmıycakmışım bu adresi gibi bi his var içimde. zaten hep böyle diilmiyim ben? içimde herkes için ayrı ayrı yerler var, ama kendimi mümkün olduğunca engelliyorum. hiçde ii bişi diil bu.çünkü diğerleri böyle değiller genelde. içlerinde size ayırdıkları yerleri zamanla başkaları ile doldurduklarında yada herhangi bir nedenle o yeri boş bırakmaya karar verdiklerinde (son kullanma tarihiniz geçtiğinde) yaşadığınız şeyi anlayamıyorlar çünkü. ve birden yapayalnız kalıorsunuz.

birşeyleri gerçekten anlatmaya çalışıyorsam eğer kurduğum cümleler uzun ve anlaşılmaz oluyor. Öte yandan diğer zamanlarda kısa cümleler kuruyorum ve yine anlaşılamayabiliyorum. daha öncede söledim anlaşılma kaygım yok diye ama anlanmaya çalışılmamak beni motive etmiyor kesinlikle. birilerine açık mektup olsun bu entry.

1 Ocak 2010 Cuma

Yılbaşı falan.

Perşembe akşamı 12.30 evetyanış duymadığınız *aralıksız* on iki buçuk saat uyumamdan sonra yılbaşı gayet güzel geçti.

Bidaha gördüm, anladım, hissettim, tepeden bakınca istanbul'a şehir bir ayrı güzel oluyor.

Haa bide çeyrek biletime amorti çıktı: 7'yi sevmesemde hep güvenmişimdir ona zaten heryerde uğurlu rakamım olduğu söylendiği için.